Risâle-i Nur Kulliyatı - Şualar 1, 6

Hem kelime-i tevhîdde, azamet-i kibriyâ ve celâl-i Sübhânî ve saltanat-ı mutlaka-i rubûbiyet-i Samedâniye tahakkuk ettiği içindir ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: اَفْضَلُ مَا قُلْتُ اَنَا وَالنَّبِيُّونَ مِنْ قَبْل۪ي لآَ اِلٰهَ اِلَّأ اللّٰهُ Yani “Ben ve benden evvel gelen peygamberlerin en ziyâde fazîletli ve kıymetli sözleri ‘Lâ ilâhe illallâh’ kelâmıdır.” Evet; bir meyve, bir çiçek, bir ışık gibi küçücük bir ihsân, bir ni‘met, bir rızık birer küçük ayna iken, tevhîdin sırrıyla birden bütün emsâline omuz omuza verip ittisâl ettik­lerinden, o nev‘ler birer büyük aynaya dönüp o nev‘lere mahsûs cilvelenen bir çeşit cemâl-i İlâhîyi gösterirler. Ve fânî ve muvakkat olan güzellik ile bâkî bir nevi‘ hüsn-ü Sermedîyi irâe ederler. Mevlânâ Celâleddin’in dediği gibi:آنْ خَيَالاَت۪ي كِه دَامِ اَوْلِيَاسْتْ عَكْسِ مَهْرُويَانِ بُوسْتَانِ خُدَاسْتْ sırrıyla bir âyîne-i cemâl-i İlâhî olurlar. Yoksa eğer tevhîd sırrı olmazsa, o cüz’î meyve tek başına kalır. Ne o kudsî cemâli ve ne de o ulvî kemâli gösterir. İçindeki cüz’î bir lem‘a dahi söner, kaybolur. Âdetâ baş aşağı olup elmastan şişeye döner.

 

Hem tevhîdin sırrıyla, şecere-i hilkatin meyveleri olan zî­hayatta bir şahsiyet-i İlâhiye ve bir ehadiyet-i Rabbâniye ve sıfât-ı seb‘aca ma‘nevî bir sîmâ-yı Rahmânî ve bir temerküz-ü esmâ ve اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ’deki hitâba muhâtab olan zâtın bir cilve-i taayyünü ve teşahhusu tezâhür eder. Yoksa o şah­siyetin ve o ehadiyetin ve o sîmânın ve o taayyünün cilvesi inbisât ederek kâinât nisbetinde genişlenir, dağılır, gizlenir. Ancak çok büyük ve ihâtalı kalbî gözlere görünür. Çünki azamet-i kibriyâ perde olur. Herkesin kalbi göremez. Hem o cüz’î zîhayatlarda pek zâhirî bir sûrette anlaşılır ki, onun Sâni‘i, onu görür, bilir, dinler. İstediği gibi yapar. Âdetâ o zîhayatın masnûiyeti arkasında; muktedir, muhtar, işitici, bilici, görücü bir zâtınma‘nevî bir teşahhusu ve bir taayyünü îmâna görünür. Ve bilhassa zîhayattan insanın mahlûkiyeti arkasında gayet âşikâr bir tarzda, o ma‘nevî teşahhus ve o kudsî taayyün, sırr-ı tevhîd ile ve îmân ile müşâhede olunur. Çünki o teşahhus-u ehadiyetin esasları olan ilim ve kudret ve hayat ve sem‘ ve basar gibi ma‘nâların hem numûneleri insanda var, hem o numûnelerle insan onlara işaret eder. Çünki meselâ gözü veren zât, hem gözü görür, hem ince bir ma‘nâ olan gözün gördüğünü de görür, sonra verir. Evet senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür,